← Blog

Bir Kuramdan Daha Fazlası: Freud’un Katkıları ve Psikanalitik Düşüncenin Genişleyen Evreni

Sigmund Freud: Psikanalitik Düşüncenin Doğuşu

Sigmund Freud’un çalışmaları, yalnızca onun ortaya koyduğu belirli kavramlar aracılığıyla psikanalizin ve psikanalitik düşüncenin doğuşuna katkı sağlamakla sınırlı kalmamış, aynı zamanda insan ruhsallığının nasıl ele alınacağına ve nasıl düşünüleceğine dair köklü bir anlayışın önünü açmıştır. Freud, semptomu yalnızca patolojik bir bozulma olarak değil; bastırılmış yaşantıların, ifade bulamayan duygulanımların ve bilinçdışı çatışmaların anlam taşıyan bir anlatımı/ortaya çıkışı olarak ele almıştır. Bu yaklaşım, psikoterapi alanında ruhsal yaşantının derinliklerine yönelen bambaşka bir düşünme alanının doğmasına zemin hazırlamıştır.

Freud’un klinik ilgisinin biçimlenişinde, nöroloji alanındaki çalışmalarını sürdürdüğü zamanlarda, dönemin önde gelen nörologları olan Jean-Martin Charcot ile Hippolyte Bernheim’ın hipnoz temelli çalışmaları belirleyici bir rol oynamıştır. Daha sonrasında ise Freud, Joseph Breuer ile birlikte klinik çalışmalarını sürdürmüş ve iki araştırmacı, dönemin en ufuk açıcı eserlerinden biri olarak kabul edilen Histeri Üzerine Çalışmalar’ı (1895) birlikte kaleme almıştır. Bu çalışmada histerik semptomların, bastırılmış yaşantıların ve ifade edilemeyen duygulanımların ruhsal düzlemdeki temsilcileri olarak ele alındığı görülmektedir.

Ancak ilerleyen süreçte Freud ile Breuer arasında histerinin oluşumu, anıların ve duyguların ruhsal aygıt içerisinde nasıl ayrışarak bilinçdışı materyaller haline geldiği konusunda belirgin kuramsal ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Bu fikir ayrılıkları, iki araştırmacının klinik ve kuramsal yaklaşımlarının giderek farklı yönlere evrilmesine neden olmuş ve nihayetinde Freud’un çalışmalarını bağımsız biçimde sürdürmesine zemin hazırlamıştır. Breuer ile yollarını ayırmasının ardından Freud’un klinik pratiğinde belirgin bir dönüşüm meydana gelmiştir. Bu dönemde Freud, hipnoz yoluyla hastaların katarsis aracılığıyla duygusal boşalım yaşamasını ve semptomların bu yolla çözülmesini hedefleyen yaklaşımdan giderek uzaklaşmış, bunun yerine serbest çağrışım yöntemini geliştirmeye yönelmiştir.

Serbest çağrışım tekniği, bireyin ruhsal dünyasının daha doğrudan açığa çıkarılmasına imkan tanımış ve semptomların yalnızca biyolojik kökenli bozukluklar değil, bastırılmış yaşantıların ve bilinçdışı çatışmaların ruhsal temsilcileri olarak ele alınmasına olanak sağlamıştır. Böylelikle Freud’un klinik çalışmasının odağı, dışsal teknik müdahalelerden ziyade bireyin ruhsal dünyasına yönelen bir anlayış doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır.

Anna Freud & Heinz Hartmann & Margaret Mahler : Ego Psikolojisi ve Gelişimsel Hat

Freud’un dürtü temelli ve çatışma merkezli yaklaşımı, psikanalitik düşüncenin ilk omurgasını oluştururken, zaman içinde bu çerçeve insan gelişiminin ilişkisel boyutlarını daha görünür kılacak biçimde genişlemiştir. Bu genişlemenin önemli bir hattını ego psikolojisi oluşturur.

Anna Freud, klasik psikanalitik kurama önemli katkılar sunan kuramcıların başında gelmektedir ve kendisi yalnızca Sigmund Freud’un mirasını sürdüren bir isim olmanın ötesinde, psikanalitik düşüncenin klinik yönelimini dönüştüren özgün bir yaklaşımın da temsilcisi olarak kabul edilebilir. Tam da bu noktada, Anna Freud’un terapötik sürecin merkezine yerleştirdiği temel vurgunun, yalnızca bastırılmış itkilerin açığa çıkarılması değil; egonun kaygıyla baş etmek üzere geliştirdiği savunma düzeneklerinin anlaşılması olduğu görülmektedir. Bu yaklaşım bağlamında içsel çatışmaların esasen bilinçdışı savunmalar aracılığıyla düzenlediği varsayılmaktadır ve ruhsal değişimin de, savunma örüntüleri çözümlenmeden/çalışılmadan kalıcı bir nitelik kazanamayacağı ileri sürülmektedir. Buradan hareketle terapötik sürecin işleyişine dair önemli bir farklılaşmanın ortaya çıktığı söylenebilir. Anna Freud’a göre terapistin temel görevi, yalnızca id kaynaklı içerikleri yorumlamakla sınırlı kalmamaktadır, bunun yanı sıra egonun bilinçdışı savunmacı işleyişlerini ayırt etmek, bu düzenekleri danışanın farkındalık alanına taşımak ve söz konusu savunmaların ruhsal yaşantıyı nasıl biçimlendirdiğini görünür kılmak olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda analistin/terapistin, id, ego ve süperego arasında eşit mesafede duran “yansız (neutral)” bir tutum benimsemesi gerektiği savunulmaktadır ve terapötik sürecin ise yalnızca bastırılmış arzuların değil, aynı zamanda zihnin düzenleyici ve uyum sağlayıcı işlevlerinin de ele alındığı bir çalışma alanı olarak kavramsallaştırıldığı görülmektedir. Anna Freud’un bir diğer önemli katkısı ise serbest çağrışım tekniğine getirdiği yeni yorumda somutlaşmaktadır. Klasik anlayışın aksine, serbest çağrışımı herkes için otomatik olarak işleyen bir kapasite olarak değerlendirmemektedir, bu becerinin psikanaliz/psikoterapi süreci içerisinde kademeli olarak gelişen ve güçlenen bir yeti olduğunu ileri sürmektedir. Bu yaklaşım doğrultusunda psikanaliz/psikoterapi, yalnızca dürtülerin açığa çıkarıldığı bir teknik olmaktan çıkarak, egonun düşünme, düzenleme ve uyum sağlama kapasitelerinin inşa edildiği modern bir klinik alan olarak yeniden tanımlanmaktadır.

Heinz Hartmann, ego psikolojisinin babası olarak anılan kurucu figürlerden biri olarak kabul edilmekte ve psikanalitik kurama kazandırdığı yenilikçi perspektifle öne çıkmaktadır. Aynı zamanda, alan için çığır açıcı nitelik taşıyan Ben Psikolojisi ve Uyum Sorunu (Ego Psychology and the Problem of Adaptation) adlı eserin yazarı olması, onun ego psikolojisi içerisindeki merkezi konumunu daha da görünür kılmaktadır. Sigmund Freud’un kuramsal çerçevesiyle temelde örtüşen bir hat üzerinden ilerlemiştir, özellikle dürtü kuramını bütünüyle reddetmeyerek klasik psikanalitik düşünceyle bağını korumuştur. Bununla birlikte Hartmann’ı ayırt edici kılan temel noktanın, psikanalizin odağını yalnızca bilinçdışı çatışmalar ve psikopatolojiyle sınırlı bir alan olmaktan çıkararak, normal gelişim süreçlerini ve uyum işlevlerini de kapsayan daha geniş bir çerçeveye taşımış olması olduğu söylenebilir. Hartmann, insan gelişimini organizma ile çevre arasında süreklilik arz eden karşılıklı bir uyum ilişkisi içerisinde ele almış; bu doğrultuda bebeği yalnızca çatışmaların hâkim olduğu bir varlık olarak değil, doğuştan getirilen belirli ego potansiyelleriyle dünyaya gelen bir özne olarak tanımlamıştır. “Ortalama derecede yeterli” bir çevre sağlandığında doğal biçimde açığa çıkan ve çevreye uyumu kolaylaştıran bu işlevler, Hartmann tarafından “çatışmadan muaf ego becerileri” olarak adlandırılmıştır. Hartmann ile Freud arasındaki bir diğer temel ayrışma noktası ise dürtülerin doğasına ilişkin varsayımlarda ortaya çıkmaktadır. Freud, dürtülerin yüceltme yoluyla dönüştürülse bile temel niteliklerini koruduğunu ileri sürerken; Hartmann, “nötralizasyon” kavramı aracılığıyla dürtülerin cinsel ve saldırgan içeriklerden arındırılarak gerçekten dönüştürülebileceğini savunmuştur.

Margaret Mahler, çocuk hastalıkları alanında ihtisas yapmış ve daha sonrasında çocuk analisti olan psikanalitik ekol içerisinde de yapmış olduğu katkılar sayesinde oldukça önemli yere sahip bir figürdür. Alan içerisinde tanınmasını sağlayan temel katkısı, bebeklik gelişimini sistematik biçimde ele aldığı Ayrışma–Bireyleşme Kuramı’dır. Mahler’in çalışmaları, René Spitz’in erken çocukluk dönemine ilişkin bulgularını genişleterek, çocukluk çağında ortaya çıkan bozukluklara dair önemli kuramsal açılımlar sunmuştur. Mahler’i Sigmund Freud’dan ayıran temel noktalardan biri, bebeklik gelişiminin kavramsallaştırılma biçimidir. Freud, bebeği içgüdüsel gerilimlerle yönlendirilen ilkel bir varlık olarak ele alırken; Mahler, bebeği anneyle kurulan ortakyaşamsal (simbiyotik) bir birlik içerisinde gelişen bir özne olarak tanımlamıştır. Bu doğrultuda Freud’un ödipal döneme yaptığı vurgunun aksine, Mahler preödipal döneme özel bir önem atfetmiş ve bu dönemin ruhsal yapılanma açısından belirleyici olduğunu ileri sürmüştür. Mahler’in kuramı, Freud’un nesnesiz olarak tanımladığı birincil narsisizm dönemini yeniden formüle etmesiyle de Freud’dan ayrışmaktadır. Mahler’in gelişimsel kuramına göre, bu dönemde çocuğun sağlıklı gelişimi için anne/bakımveren ve çocuk arasındaki etkileşimin oldukça önemli olduğu kabul edilmektedir, daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, Mahler bebeğin ilk aylarda otistik kabuktan çıkıp normal ortakyaşama girdiğini iddia etmektedir ve buradaki etkileşime ve/veya simbiyotik ilişkiye vurgu yapmaktadır. Son olarak toparlamak gerekirse, Mahler'in araştırmaları, bebeklik dönemindeki ilk ilişkilerin kritik önemini vurgular. Onun teorisine göre, bebeklik dönemi, otistik kabuktan çıkma ve diğerleriyle etkileşim kurma sürecini içerir. Bu durum da, bebeklerin erken dönemde sağlıklı ilişkiler kurmalarının ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Bu gelişimsel ve ego temelli hat, psikanalitik düşünceyi yalnızca bilinçdışı çatışmalar üzerinden değil; ilişkiler, temsiller ve çevresel bağlamlar üzerinden düşünmeye doğru genişletmiştir. Böylece ruhsal yapı, tek boyutlu bir çatışma alanı olmaktan çıkıp ilişkisel bir yapılanma süreci olarak ele alınmaya başlanmıştır.

Melanie Klein: Nesne İlişkileri Kuramının Doğuşu

Melanie Klein, özellikle çocuk psikanalizi ve erken dönem ruhsal yapılanma alanlarına yaptığı katkılarla 20. yüzyıl psikanalizinin en etkili kuramcılarından biri olarak kabul edilmektedir. Bebeklik döneminde duygusal gelişime ve içsel nesne dünyasının örgütlenmesine odaklanan Klein, çocukların zihinsel süreçlerini oyun ve sembolik anlatımlar aracılığıyla analiz etmiş ve bu yönüyle klasik psikanalitik tekniği erken dönem ruhsallığa uyarlayan öncü isimlerden biri olmuştur. Her ne kadar kuramsal çerçevesini temelde Freud’un dürtü kuramı üzerine inşa etmiş olsa da Klein’ın birçok noktada Freud’dan belirgin biçimde ayrıştığı görülmektedir. Bu ayrışmanın temel noktalarından ilki, ruhsal çatışmanın kökenine ilişkindir. Freud, nevrotik çatışmanın özünü ödipal dönemde yoğunlaşan ensestiyöz arzular üzerinden açıklarken Klein, bu çatışmaların çok daha erken gelişimsel (preödipal) evrelere uzandığını ileri sürmüştür. Bununla bağlantılı olarak Freud, psişenin ödipal çatışma etrafında bütünleştiğini savunurken Klein, hem çocuk hem de yetişkin psişesinin süreklilik arz eden psikotik kaygılarla kuşatılmış, daha akışkan bir yapı sergilediğini öne sürmüştür. Klein’a göre insanın temel ruhsal mücadelesi, yok olma (paranoid) ve terk edilme (depresif) kaygıları etrafında şekillenmektedir. Klein, Freud’un dürtü kuramının dilini bütünüyle terk etmemiştir, ancak dürtülerin nesneyle birlikte kurulan bütüncül yaşantılar olduğunu ileri sürerek önemli bir kuramsal ayrışma geliştirmiştir. Bu doğrultuda, içgüdüsel itkilerin amacının salt boşalım olmadığı, nesnenin dürtüsel yaşantının yapısal bir bileşeni olduğu savunulmuştur. Benzer biçimde Klein, egoyu bütünleşmiş bir yapıdan ziyade daha parçalı ve dinamik bir örgütlenme olarak ele almış; cinselliği sevgi, yıkıcılık ve onarım süreçlerinin iç içe geçtiği bir mücadele alanı olarak tanımlamıştır. Klein’ın Freud’dan ayrıştığı en özgün katkılardan biri yansıtmalı özdeşim kavramıdır. Freud yansıtmayı, istenmeyen itkilerin dışsallaştırılması olarak tanımlamıştır; Klein ise bir adım ileriye giderek, yansıtılan içeriğin kendiliğin bir parçasını da içerdiğini ve bireyin bu parçalar üzerinden ötekiyle bilinçdışı bir özdeşleşme ilişkisi sürdürdüğünü ileri sürmüştür. Son olarak, Klein ve Freud analizin olası negatif reaksiyonlarını farklı sebeplere bağlamışlardır ve burada da bariz bir fikir ayrılığı yaşamışlardır. Freud’a göre, hastaların iyileşmemesi değil durumlarının daha da kötüleşmesi terapiye olumsuz yanıtın bir göstergesidir ve bunun nedeni olarak da ödipal suçluluk gösterilmektedir. Klein’a göre ise terapiye olumsuz yanıtın nedeni hastanın bir ötekinin kendisine yardım edebileceği ihtimaline katlanamamasıdır ve Klein bu durumu açıklamak için kuramının çok önemli bir parçası olan ‘‘haset’’ kavramını kullanmıştır.

Wilfred Bion: Post-Kleinian Düşüncenin İnşası

Wilfred Bion, geliştirdiği pek çok kavram (örneğin, alfa–beta elemanları ve kapsayıcılık (containment) ve benzeri) ve klinik pratikteki yaklaşımı sayesinde psikanalitik kuram içerisinde özgün bir konum edinmiş önemli bir kuramcıdır. Sigmund Freud’un içgüdüsel dürtü kuramına dayalı açıklamalarından farklı olarak Bion, bebeklerin ve çocukların duygusal yaşantılarını nasıl düzenlediklerine odaklanan bir model geliştirmiştir. Bion’a göre, bebeğin zihninde tolere edilemeyen duygusal yaşantılar rahatsız edici nitelik taşımakta ve bu yaşantılar bakım verene yansıtılmaktadır. Bakım veren tarafından kapsanarak dönüştürülen bu içerikler, “alfa işlevi” aracılığıyla bebeğe daha tolere edilebilir bir biçimde geri verilmektedir. Bebeğin bu dönüştürülmüş yaşantıları içe alması, ruhsal düzenleme kapasitesinin gelişiminde belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu kuramsal çerçeve, Melanie Klein’ın yansıtmalı özdeşim kavramıyla da yakın bir ilişki göstermektedir. Ayrıca Freud’un görece mesafeli analist konumlandırmasının aksine Bion, terapötik sürecin merkezine hasta ile terapist arasında kurulan ilişkiselliği yerleştirmiştir. Bion’a göre analist, hastanın duygusal yaşantılarını kapsayan ve dönüştüren etkin bir figürdür ve bu bağlamda sağaltım, terapötik ilişkinin kendisi içerisinde gerçekleşmektedir.

Donald W. Winnicott

Donald W. Winnicott, çocuk doktoru ve psikanalist kimliğiyle, erken dönem ilişkilerin ruhsal yapılanma üzerindeki belirleyici rolünü merkeze alan özgün bir kuramsal çerçeve geliştirmiş; özellikle gerçek benlik (true self) - sahte benlik (false self), geçiş nesnesi (transitional object), geçiş alanı (transitional space), tutan çevre (holding environment) ve yeterince iyi anne/annelik (good-enough mother/mothering) gibi kavramlarıyla psikanalitik düşünceye önemli katkılar sunmuştur. Bakım veren ile çocuk arasındaki ilişkisel alanı ruhsal gelişimin temel zemini olarak ele alan Winnicott, bu yönüyle Sigmund Freud’un dürtü ve çatışma merkezli yaklaşımından belirgin biçimde ayrışmaktadır. Winnicott ile Freud arasındaki temel ayrışma noktalarından biri, psikopatolojinin kökenine ilişkin varsayımlarda ortaya çıkmaktadır. Freud, nevrozların ve psikopatolojik örgütlenmelerin temelini ödipal dönemdeki çatışmalar üzerinden açıklarken; Winnicott, psikopatolojinin kaynağını daha erken gelişimsel evrelere, özellikle bebekliğin son dönemlerine ve bu dönemde bakım verenle kurulan ilişkinin niteliğine bağlamıştır. Bu bağlamda Winnicott, kendiliğin oluşumunda içgüdüsel çatışmalardan ziyade, çocuğa sunulan çevrenin belirleyici olduğunu ileri sürmüş ve bu yaklaşımı “yeterince iyi anne” ve “tutan çevre (holding environment)” kavramlarıyla kavramsallaştırmıştır. Winnicott’a göre yeterince iyi anne, çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılayan, güvenli bir çevre sunan ve aynı zamanda çocuğun özerkliğini kazanmasını destekleyen bakım verendir. Freud ile Winnicott arasındaki bir diğer önemli farklılık, terapötik sürecin kavramsallaştırılmasında ortaya çıkmaktadır. Freud, terapötik süreci içsel çatışmaların bilince çıkarılması ve içgörü kazanımı üzerinden yapılandırırken; Winnicott, terapiyi kişisel yaşantının yeniden inşa edildiği ve öznel deneyimin ilişki içinde yeniden kurulduğu bir alan olarak tanımlamıştır. Winnicott’a göre sağaltımın temelinde, yorumlardan ziyade hastanın terapistle kurduğu ilişki ve bu ilişki içerisinde deneyimlenen duygusal yaşantı yer almaktadır.

W. R. D. Fairbairn

William R. D. Fairbairn bir psikiyatrist ve psikanalisttir; aynı zamanda Nesne İlişkileri Kuramı'nın da gelişiminde merkezi bir figür olarak sayılır. Fairbairn ile Sigmund Freud arasındaki temel ayrışma noktalarından ilki, libidonun doğasına ilişkindir. Freud’un haz ilkesine göre libido haz arayıcı bir işleve sahipken; Fairbairn, libidonun esasen nesne arayıcı (object-seeking) bir nitelik taşıdığını ileri sürmüştür. Fairbairn, “yapışkanlık (adhesiveness)” ve “yineleme zorlantısı (repetition compulsion)” gibi klinik olguların, haz arayıcı libido varsayımıyla çeliştiğini savunmuştur. Ona göre, eğer libido yalnızca haz arayıcı olsaydı, bireylerin acı verici ya da ulaşılmaz nesnelere saplanmaları açıklanamazdı. Bu çelişkinin temel örneklerinden biri olarak Oedipus karmaşası gösterilmekte; buradan hareketle Fairbairn, bireyin temel güdüleniminin gerilim azaltımı değil, ötekiyle ilişki kurma gereksinimi olduğunu ileri sürmektedir. Bu nedenle haz, nesneyle kurulan ilişkinin bir sonucu olarak kavramsallaştırılmaktadır. Freud ile Fairbairn arasındaki ayrışmanın klinik uygulamalardaki yansıması ise terapötik sürecin hedefinde görülmektedir. Freud için sağaltımın temel çıktısı içgörü iken; Fairbairn, terapinin esas sonucunun bireyin yeni nesnelerle ilişki kurabilme kapasitesinde meydana gelen dönüşüm olduğunu savunmuştur. Bu doğrultuda iyileşme, içgörünün ötesinde, bireyin ilişkisellik alanındaki değişim ve genişleme üzerinden tanımlanmaktadır.

Heinz Kohut: Kendilik Psikolojisi

Heinz Kohut, geliştirdiği kendilik psikolojisi kuramı ile psikanalitik düşünce içerisinde özgün bir konum edinmiş; bireyin benlik duygusu ve narsisistik gereksinimlerinin ruhsal yapılanmadaki belirleyici rolüne vurgu yapmıştır. Sigmund Freud ile karşılaştırıldığında, Kohut’un insan ruhsallığına ilişkin geliştirdiği modelin birçok noktada Freud’dan ayrıştığı görülmektedir.

Bu ayrışmanın temel noktalarından ilki, psikopatolojinin kökenine ilişkin varsayımlarda ortaya çıkmaktadır. Freud’un modelinde sorunlu birey, yasaklanmış arzular ve dürtüler nedeniyle yoğun suçluluk duygularıyla mücadele eden bir profil olarak ele alınırken; Kohut, patolojinin özünü bireyin yaşamını anlamdan, canlılıktan ve meraktan yoksun bir biçimde sürdürmesinde konumlandırmıştır. Bu bağlamda Freud’un “suçlu” birey modeline karşılık, Kohut’un kuramında “trajik” birey tasviri ön plana çıkmaktadır.

Freud’un içgüdüsel dürtü kuramına dayalı açıklamalarının aksine Kohut, insan gelişiminde çevrenin niteliğini ve kendiliğin bütünlüğünü merkeze almıştır. Cinsel ve saldırgan itkiler, Kohut’un kuramsal çerçevesinde temel güdülenimler olarak değil; kendilik gelişimindeki aksaklıkların ikincil yansımaları olarak ele alınmaktadır. Benzer biçimde normalite tanımında da iki kuramcı arasında belirgin bir ayrışma söz konusudur. Freud, normalliği (sağlıklı insanı) “aşık olabilme ve çalışabilme” kapasitesi üzerinden tanımlarken Kohut, keyif alabilme, gurur duyabilme ve canlılık hissini normalliğin temel göstergeleri olarak kabul etmiştir.

Kohut’un Freud’dan ayrıştığı en önemli kuramsal dönüşümlerden biri, narsisizm kavramını yeniden tanımlamasında görülmektedir. Freud’un modelinde narsisistik libido ile nesne libidosu ters orantılı olarak ele alınırken Kohut, sağlıklı narsisizmi içsel bütünlüğün, dayanıklılığın ve özdeğer duygusunun geliştiği yapısal bir örgütlenme olarak kavramsallaştırmıştır.

Freud ile Kohut arasındaki ayrışma, klinik yaklaşımın temel yönelimi açısından belirgindir. Freud’un kuramı patolojiyi çözümlemeye ve yorum yoluyla açığa çıkarmaya odaklanan bir tedavi anlayışına dayanırken, Kohut’un yaklaşımı patolojinin gelişimsel eksiklikler bağlamında ele alındığı, terapötik ilişkinin iyileştirici işlevinin merkeze alındığı farklı bir klinik yönelimi temsil etmektedir.

Sonuç: Psikanaliz Bir Kuramdan Daha Fazlasıdır

Psikanalitik düşünce, Freud’un açtığı zeminde tek bir doğrultuda ilerleyen kapalı bir kuram değildir, aksine insan ruhsallığını anlamaya yönelik genişleyen, çoğullaşan ve dönüşen bir düşünme alanıdır. Dürtülerden ilişkilere, iç dünyadan bağlanmaya, kendilikten kültürel bağlama uzanan bu genişleme, psikanalizi yaşayan bir klinik ve kuramsal dil haline getirmiştir. Psikanaliz bu yönüyle bir kuramdan daha fazlasıdır: İnsanı, kendi iç dünyasıyla ve ötekilerle kurduğu ilişkiler içinde anlamaya çalışan genişleyen bir düşünme evrenidir.

İletişime Geçin